30 Kasım 2009 Pazartesi

Para para para !...





“Futbol Asla Futbol Değildir” sözünün ne kadar önemli bir söz olduğunu, üzerine yapılan onlarca seminer, yüzlerce yazı ve konuşmanın yapılmış olması bir göstergesidir. Aslında bu söz tarihe geçmeyi ne kadar çok hak etsede artık bir futbol klişesi olmasından dolayı söze böyle başlamayayım istedim ama başkada bir cümle kuramadım maalesef.

Futbol, gelişen ekonomisi ile milyonları eğlendiren görsel bir oyun olduğu kadar bir çok insana sağladığı maddi kazanç ile de ciddi bir sanayi ayağı. Günümüzdeki yapısı ile futbol; üreten, işleyen, alan ve satan bir ekonomi oldu. Oyunun popülitesinin artması ekonomisinin yapısını da değişirdi. Bir futbolcu için sarf edilen transfer rakamları 10-20 yıl evvelin ütopik rakamları seviyesinde artık.

Takımların bu piyasada vitrin olduğunu varsayarsak ne kadar süslü ve gösterişli vitrinin varsa pazarda sansın ona paralel oluyor. Popüler tabirle globalleşen yaşam kültürümüz futbola böyle sirayet etmiş olsa gerek ki artık futbol sadece futbol olmaktan çıktı. Kulüpler forma satışı, kombine kartlar, uzak ülkeler yapılan turneler vs. ile ekonomilerini güçlendirme çabalarına girdiler. Bunun neticesinde de artık her şey maddiyata dönüştü. Takıma katılan oyuncunun takıma katacağı güçten daha çok yapacağı ekonomik katkı ile de değerlendirilir oldu ( forma satışı, kombine satışlara yapacağı kakı vs.) Tabi değişen bu yapıda oluşan bu kadar ürünün pazarlanması ve maddeye dönüştürülmesi gerçeği de taraftarı artık bir müşteri olarak görmeye başladı. Bu durumda da en iyi taraftar en çok ürün alan taraftar olması yadsınamazdı yeni kültürde.

Ülkemizde henüz bu tarz oluşumlar çok amatörce olsa da hızlı bir gelişim içerisinde. Hiç kuşkusuz bu yapılandırmayı en iyi uygulayan kulübümüz Fenerbahçe oldu. Taraftar kart, gsm şirketi, Fenerium, stadından elde ettiği gelirler ile ciddi bir ekonomik güce sahip oldu Fenerbahçe. Bu gelir kalemleri ile kulüp, bir spor organizatöründen ziyade holding yapısını aldı bile. Kulüpler spor yapılmak için kurulmuş yapıdan çıkıp daha çok para kazanmak için spor yapılan dev ticarethanelere dönüştü. Bunun neticesinde yeni bir taraftar bakış açısı da şekillenmiş oldu. Artık taraftar kimliği yerini müşteri kimliğine bırakı. Öyle ya en iyi taraftar kulübü için en çok parayı veren taraftardı.

Değişim sadece bunlarla kalmadı Artık 25 milyon taraftarı olmakla övünen yönetici profili de 170 bin müşterisi olmakla övünen yöneticilere bıraktı yerini. Eski Türk filmlerinden hepimizin hatırladığı fakir aşıklar için kullanılan cümleler “sevgi karın doyurmuyor” ile başlardı. Sadece takımını sevmek, renklerine aşık olmak, takımının maçı seyrederken nerdeyse kalbinin duracakmış gibi heyecan duymak, rakiplerine yenildiğinde arkadaşlarının dalga geçeceğini düşünerek pazartesileri hasta olarak yatakta geçirmek, yeni doğan çocuğuna tuttuğun takımın sembol isimlerinden birisinin ismini koymak taraftar olmak için yeterli olmuyor artık. Bu sevgide karın doyurmuyor maalesef ki. Asgari ücretin 400 bin küsür TL olduğu ülkede en ucuzu 55 bin TL ye aldığın biletin kadar yada en kötü konutun kirasının 500 bin TL'den aşağı olmamasına rağmen 100 bin TL'ye alabildiğin forman kadar taraftarsın.

Bu hafta sonu boş türübünlerin yerini alan o bez parçasında yazdığı gibi 170 bin taraftar kartı sahibinin desteğini hisseden takım oynadığı ruhsuz futbolu ile sadece 170 bin taraftarını üzmedi artı geride kalan 24 milyon 830 bin aşığını da üzdü. Umarım bu gerçeği anlatacak başka bir Simon Kuper çıkar.






Madem futbol sadece futbol değil o zaman de yeni sloganımız da Napolyon başkan Fenerbahçe şampiyon olsun.

23 Kasım 2009 Pazartesi

Futbol Oyunu

Patrician 3 diye eski bir ticaret oyunu aklıma gelir son dönemlerde Gençlerbirliği sayesinde. Oyunun basit amacı; ucuza aldığın malları, uygun alıcısını bularak pahalı fiyatlara satarak dükkan sahibi olan statünüzü artırmak üzerine kurulmuş bir oyun Patrician 3. İlhan Cavcav bu oyunu oynadıysa defalarca alderman seçileceğine eminim.

Son dönemde özellikle olmak üzere (yaşıyla alakalı olsa gerek) zaman zaman sivri ve antipatik çıkışları olmasına rağmen gerçek anlamda spor yönetcisi fenomenidir kendisi. 1977 yılında başlayan halada kesintisiz devam eden başkanlık süresi ve 3.ligden aldığı takımı Turkcell süper liginin en saygın kulubü haline getirmesi bu tabir için açıklayıcı bi sebep olsa gerek. Ve tabi asıl ünü ve uzmanlık alanı olan ismi duyulmamış genç ve ucuz oyuncuları bulup onları işleyerek pahalıya satması ile kazanan büyük başkana bunca paraya rağmen neden hala beklenen başarıyı kazanamadığını sormadan gecemedi yıllardır futbol kamuoyu. Borçsuz aldığı kulupleri borç batağına sokup şu anda nerde ne yaptıkları meçhul olan yöneticilere alışık bünyemiz O'nun sağlığına duacı, umarım kurduğu sağlam gözüken bu kulüp yapısı uzun süre devam eder.


Bu devasa hizmetler ve şöhret son zamanlarda tam da unutulmaya başlamış yerini istikrarsız futbol,bir çuval başarısız yabancı futbolcu transferine ve teknik direktörü değirmeninde elenip gidecekken Hacı cavcav gene yaptı yapacağını ve aslına rucu ederek sahnelere dönüşünü yaptı. Futbolcu pazarlama konusunda ordinaryus mertebesine erişmiş cavcav teknik direktör konusunda ki aynı çabasından bi sonuç alamadı. Son senelerde Mesut Bakkal ile başlayan keşif cabaları Fuat Çapa, Rainhard Stumpf, Bülent Korkmaz hamleleri bunlara örnek olabilir. Bu isimlerden belki Mesut Bakkal harici piyasaya sürülebilmiş bir hoca çıkartamaması bir hayal kırıklığı olarak tarihe geçti. Şahsi kanatim bu eksiklğin Thomas Doll'ün secimi ile değişeceği. Kendisini bi kaç sezon sonra bir istanbul takımının yedek kulubunde göreceğimiz konusunda ciddi öngörülerim var.Bu sene işler iyi gidiyor Doll yönetiminde ve de İlhan cavcavın ürün yelpazesi çok geniş anlaşılan.


Oyunun gelişmesine yapacağı katkıyı düşünerek oynamadıysa İlhan başkan muhakkak Patricia 3'ü oynamasını tavsiye ediyorum. Yada oyunun yapımcıların kendisi ile en kısa zamanda tanışmasını umuyorum.